Kültür · Sanat · Edebiyat
Deneme

Derin Yalnızlık

İbrahim Halil İmrak 14 July 2026 22 okunma
Derin Yalnızlık



Almanya saatiyle 04.42...

Her sabah bu saatte çıkıyorum evden. Sabahın o serinliğinde, yol boyunca ıhlamur ağaçlarının kokusunu çekerek yürüyorum. Benim gibi dünyanın dört bir yanından var olmaya, yaşamaya gelmiş olanlarla ve Almanlarla dolu tramvaya...

6A Mannheim...

Hemen hemen aynı insanlar biniyor her gün.

Yaşlı bir anne ve yanında ona rehber ve destek olan Bulgar anne-kız.

Çinli ya da Japon olan iki genç.

Hiç durmadan kendi kendine konuşan yaşlı bir Alman; Türkler, Araplar ve Afrikalılar...

Hepimizin ayrı ayrı renkleri, ayrı ayrı dilleri var ama aynı olan dertleri paylaşıyoruz bu tramvayda.

Ayrılık, vatan hasreti, sevdiklerimizden kopmuş olmamız, özlem, biraz daha özlem...

Sanki bunca sıkıntı yetmezmiş gibi hemen hemen hepimizin kulağında olan kulaklıktan ve telefondan çalan hüzünlü şarkılar, türküler bir tokat gibi iniyor her sabah yüzümüze.

Belli etmemeye çalışıyorum ama içim kanıyor.

Yüreğim yanıyor, susuyorum, susuyorum...

"Felek bahtıma kara dedi, harap etti ömrümü..."

Beş durak ileride Samuel binecek, onu bekliyorum.

Samuel kim mi? Tabii nereden bileceksiniz, anlatmadım ki...

Samuel, Ganalı. Kapkara bir şey; bembeyaz dişler, siyah gözler... Benim boylarda, zayıf, kara kuru bir şey...

Ama inanır mısınız, sanki benim Viranşehirli bir arkadaşım; öyle sempatik, öyle sıcakkanlı, gariban... Hem de çok gariban biri.

Kim derdi ki Almanya'daki ilk arkadaşım bir Ganalı olacak diye...

Samuel'le aynı iş yerinde çalışıyoruz, ülkeler arası çalışan hızlı trenleri yıkıyoruz.

İlk işe başladığımda usulü bilmediğim için beni Samuel'in yanına verdiler.

Dedim ya usulü bilmiyorum diye; meğer gece çalışanlara yemek vermiyorlarmış.

Bu Almanya'da yemek verme âdeti yokmuş, kendin getirmeliymişsin. Ben nereden bileyim arkadaş...

O gece Samuel bana bir elma, bir erik, bir de çikolatasının yarısını verdi; bir şişe su ayarladı.

Sabaha karşı da bana latte ısmarladı...

Haa, nasıl anlaşıyoruz değil mi? Doğru, ben Türk, o Ganalı... Onu da anlatayım:

Samuel, 3 yıl İtalya Torino'da kalmış. Bir Türk restoranında 2 yıl bulaşık yıkamış, öğrenmiş Türkçe'yi. Ama o kadar güzel konuşuyor ki görmeniz lazım, hele de "kanka" demesini...

Bir gece işimiz biraz erken bitti, saat 3 gibi.

Biz de birer kahve aldık, geçtik rayların arasına. Birer parça karton aldık altımıza; havadan sudan konuşuyoruz. Biraz Türkçe, biraz İngilizce, biraz Almanca... Anlayacağınız tarzanca...

Sonra bana, "Sende çocuk var mı?" dedi.

Ben de, "Var, hem de 4 tane" dedim. "3 oğlum, bir kızım var ama Türkiye'deler" dedim gözlerim dola dola. Öyle ya; evlatlarım, canımın canları uzaktı benden, hem de çok uzak...

Sonra telefonunu çıkardı Samuel, galeriye girdi.

Bana bir kadın ve bir kız çocuğunun resmini gösterdi. Ben de tebessümle, "Çok şirin bir kızın var Samuel, Allah bağışlasın. Bu da eşin mi?" dedim. "Evet" dedi.

Sonra sustu, sustu, sustuk...

Ne olduğunu anlayamadım. "O da özlemiştir, uzun zamandır görmemiştir, duygulandı" dedim.

Ben de öyle hissetmiştim çünkü.

"Samuel, neredeler?" dedim, "Ailen Gana'da mı, yoksa İtalya'da mı?"

"They became angels" (Melek oldular) dedi bana önce.

Anlayamadım tabii.

"Öldüler mi?" dedim. Şok oldum. "Samuel ailene ne oldu?" dedim. "Öldüler" dedi; eşi ve kızı... "Öldüler" dedi ve ağlamaya başladı...

Bazen susmak gerekir, hiçbir şey sormamak gerekir...

Kalktım yanından, raylarda yürümeye başladım.

Bin derdim vardı, binbir oldu bu gece Samuel...

Neler yaşıyor insanlar, neler yaşıyoruz kimseye belli etmeden. Kaç yara var ruhumuzda, en çok acı veren hangisi ayırt edemiyorum inanın.

Hani diyor ya bir türküde: "Çileyle yükledin yükümü, aşırdın dağlardan yolumu... Kader, kader, kader... Ah belalı kader, çileli kader..."

İşte böyle bir kaderdi bizimki.

O saatten sonra hiç konuşmadık, konuşamadık.

Ne denirdi ki Samuel'e?

Hangi söz, hangi tebessüm teselli edebilirdi ki?

Normalde hep yan yana oturan biz, o gün önlü arkalı oturduk.

Kafamız cama dayalı, düşüncelerimiz derin ve acı içinde...

Kimi bisikletle, kimi durakta bekleyen, kimi kendi arabasıyla hayata koşan insanları seyrettik yol boyunca.

Sanki savaşa giden askerler gibiydi herkes; yüzlerinde soğuk bir tebessüm, ruhsuz bakışlar...

Halinden memnun olmayan, hayal ettiğiyle yaşadığı hayat arasındaki farkı kapatmak için çırpınan insanlar...

En önemlisi; hiç bilmediğimiz, duymadığımız acıların, kaderlerin hamalları...

Hayat kısa, yük ağır.


HAKTANOĞLU