Sabah gözümüzü açar açmaz elimiz telefona uzanıyor. Günün ilk dakikalarında bile ne göreceğimizi çoğu zaman biz seçmiyoruz. Karşımıza çıkan haberler, videolar, müzikler, reklamlar ve hatta insanların paylaşımları bile görünmez bir düzenin içinden süzülerek bize ulaşıyor. Bu düzenin adı ise algoritma.
Eskiden algoritma kelimesi yalnızca yazılım geliştiricilerinin ya da mühendislerin kullandığı teknik bir kavramdı. Bugün ise farkında olsak da olmasak da hayatımızın merkezine yerleşmiş durumda. Çünkü artık yalnızca internette dolaşmıyoruz; internet de bizi tanıyor, bizi izliyor ve zamanla bizi anlamaya çalışıyor.
Bir video izlediğimizde benzerlerini öneriyor. Bir ürüne birkaç saniye baktığımızda aynı ürün günlerce karşımıza çıkıyor. Dinlediğimiz şarkılar, okuduğumuz haberler ve takip ettiğimiz kişiler zamanla birbirini besleyen bir döngü oluşturuyor. İlk bakışta bunun büyük bir kolaylık olduğu düşünülebilir. Gerçekten de öyledir. Daha az vakit harcıyor, aradığımız şeylere daha hızlı ulaşıyoruz. Ancak her kolaylığı beraberinde getirdiği görünmeyen sorularda vardır.
Acaba gerçekten seçim yapan biz miyiz?
Bu soru ilk bakışta gereksiz gibi görünebilir. Sonuçta hiçbir algoritma elimizi tutup bir videoyu izletmiyor ya da bir haberi okutmaya zorlamıyor. Kararı yine biz veriyoruz. Fakat insan kararlarını yalnızca iradesiyle değil, karşısına çıkan seçeneklerle de verir. Eğer seçenekler sürekli belirli bir çerçevede sunuluyorsa, zamanla düşünce dünyamız da o çerçeve içinde şekillenmeye başlayabilir.
Bugün birçok insan farklı fikirlere ulaşabildiğini düşünüyor. Oysa çoğu zaman yalnızca kendi düşüncelerine benzeyen içeriklerle karşılaşıyor. Çünkü algoritmalar, bizi rahatsız edecek fikirleri değil; daha uzun süre ekranda kalmamızı sağlayacak içerikleri ön plana çıkarıyor. Böylece insan, farkına varmadan kendi düşüncelerinin yankısını dinlemeye başlıyor.
Belki de günümüzün en büyük sessiz tehlikelerinden biri budur. Bilgiye ulaşmanın zor olduğu bir çağda yaşamıyoruz. Tam tersine, bilgi hiç olmadığı kadar fazla. Fakat bu bolluğun içinde farklı bakış açılarını kaybetme ihtimali de hiç olmadığı kadar yüksek.
Algoritmalar aslında kötü niyetli değildir. Onların bir vicdanı ya da amacı yoktur. Onlar yalnızca verilen görevi yerine getirirler. Eğer görevleri insanların platformda daha uzun süre kalmasını sağlamaksa, bunu en başarılı şekilde yapmaya çalışırlar. Sorun da tam burada başlar. Çünkü insanın faydasına olan ile insanın dikkatini çeken şey her zaman aynı değildir.
Saatlerce kısa videolar izlediğimizde zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Bir haberi okumak için açtığımız telefon elimizden iki saat sonra düşüyor. O iki saatte onlarca içerik görüyoruz; fakat günün sonunda zihnimizde kalanların sayısı oldukça az oluyor. Bilgiyi tüketiyoruz ama üzerinde düşünmeye pek vakit ayırmıyoruz.
Belki de modern çağın en büyük yorgunluğu bedenin değil, zihnin yorgunluğudur.
Düşünmek emek ister. Karşılaştırmak sabır ister. Bir fikri anlamaya çalışmak ise zaman ister. Oysa algoritmalar hız üzerine kuruludur. Bir sonraki video, bir sonraki haber, bir sonraki öneri... insan durmadan yeni bir içerikle karşılaşır. Durup düşünmek yerine kaydırmaya devam eder.
Bu durum yalnızca bireysel alışkanlıklarımızı değil, toplumsal ilişkilerimizi de etkiliyor. Aynı olay hakkında birbirinden tamamen farklı gerçekliklere inanan insanlar ortaya çıkıyor. Çünkü herkes kendi dijital penceresinden dünyaya bakıyor. Birinin gördüğü gündem, diğerinin ekranına hiç düşmeyebiliyor.
Bütün bunlar algoritmaların hayatımızdan çıkarılması gerektiği anlamına gelmez. Böyle bir şey ne mümkündür ne de gereklidir. Teknoloji, doğru kullanıldığında insanın hayatını kolaylaştıran önemli bir imkandır. Asıl mesele, teknolojiyi kullandığımızı düşünürken onun bizi nasıl yönlendirdiğini fark edebilmektir.
Belki de zaman zaman kendimize küçük sorular sormaya ihtiyacımız vardır. Bugün bunu gerçekten ben mi seçtim? Bu fikre nasıl ulaştım? Sürekli aynı tür içerikleri mi görüyorum? En son ne zaman benimle aynı fikirde olmayan birini dikkatle dinledim?
Bu soruların kesin cevapları olmayabilir. Fakat bazen doğru sorular, kesin cevaplardan daha kıymetlidir.
İnsan olmanın en değerli yönlerinden biri, öğrenebilmesi ve gerektiğinde fikrini değiştirebilmesidir. Algoritmalar ise geçmiş tercihlerimize bakarak geleceğimizi tahmin etmeye çalışır. Oysa insan, yalnızca geçmişinden ibaret değildir. Yeni bir kitap, samimi bir sohbet, beklenmedik bir yolculuk ya da derin bir tefekkür; yıllardır savunduğumuz bir düşünceyi bile değiştirebilir. İşte insanı makineden ayıran en önemli özelliklerden biri de budur.
Belki algoritmalar bizi tanıyabilir. İlgi alanlarımızı, alışkanlıklarımızı ve günlük rutinlerimizi büyük bir isabetle tahmin edebilir. Fakat insan, tahmin edilenden daha büyük bir varlıktır. Çünkü bazen en anlamlı kararlarımızı, hiçbir hesaplamanın öngöremeyeceği anlarda veririz.
Bugün teknolojiyi konuşurken çoğu zaman onun hızından, gücünden ve gelişiminden söz ediyoruz. Belki biraz da insanın kendi iç sesini koruyabilmesinden bahsetmeliyiz. Çünkü özgürlük yalnızca seçim yapabilmek değildir; neden o seçimi yaptığını da bilmektir.
Belki de algoritmalar çağında sormamız gereken en önemli soru şudur: Bizi tanıyan sistemler gerçekten çoğalıyor olabilir. Fakat biz, kendimizi tanımaya aynı ölçüde vakit ayırıyor muyuz?