İnsan, düşündüğü sürece vardır derler. Belki de bu yüzden düşünmek, yalnızca bir eylem değil; varoluşun kendine açılan bir kapısıdır. Düşünmek, dış dünyanın gürültüsünden sıyrılıp iç dünyaya doğru yapılan sessiz bir yolculuktur. Bu yolculukta ne bir harita vardır ne de kesin bir varış noktası. Sadece sorular, ihtimaller ve bazen de cevaplardan daha değerli olan belirsizlikler…
Düşünmek, çoğu zaman farkında olmadan yaptığımız bir şey gibi görünür. Oysa gerçek düşünce, alışkanlıkların dışına çıkabildiğimiz anlarda başlar. Günlük yaşamın otomatik akışı içinde zihnimiz çoğunlukla tekrar eder; bildiğini yeniden üretir. Felsefi düşünce ise tam burada devreye girer: “Ya bildiklerim eksikse?” sorusunu sorduğumuz an, düşünmenin derinliği başlar.
Bu noktada düşünmek, bir konfor alanı değil; aksine bir rahatsızlık halidir. Çünkü düşünmek, kesinlikleri sarsar. İnandıklarımızı, doğrularımızı, hatta kendimizi sorgulamaya iter. İnsan, düşündükçe çoğalır ama aynı zamanda parçalanır da. Her yeni fikir, eski bir fikrin sonu olabilir. Bu yüzden düşünmek, bir bakıma sürekli yeniden doğmaktır.
Düşünmenin en ilginç yanı, görünmeyen bir eylem olmasıdır. Ne sesi vardır ne de şekli. Ama etkisi büyüktür. Bir düşünce, bir insanın hayatını değiştirebilir; bir toplumun yönünü belirleyebilir. Büyük dönüşümler çoğu zaman sessiz bir zihinde başlar.
Peki düşünmek özgürlük müdür, yoksa bir yük mü? Bu sorunun net bir cevabı yoktur. Çünkü düşünmek, özgürlük kadar sorumluluk da getirir. Düşünen insan, artık görmezden gelemez. Farkındalık arttıkça, kaçış azalır. Belki de bu yüzden bazı insanlar düşünmekten kaçınır; çünkü düşünmek, insanı kendi gerçeğiyle yüzleştirir.
Sonuç olarak düşünmek, insanın kendisiyle kurduğu en derin ilişkidir. Ne tamamen huzurlu ne de tamamen karmaşıktır. Ama her durumda gerçektir. Ve belki de en önemlisi şudur: İnsan, düşündüğü sürece sadece yaşamakla kalmaz, gerçekten var olur.