Kırık Köşe
Merhaba ailem,
En güzel anılarımın, en içten gülüşlerimin ve kırgın gönlümün ev sahipleri...
Yokluk içinde sürüp giden bir çocukluğun en güzel anlarıydı: Anamın odun ateşinde gözleri yaşara yaşara bize yaptığı o makarna, pilav ya da bir çorbadan yemek...
Karnım doysun diye hızlı hızlı yemek yerken ağabeyimden yediğim tokada bile aldırmazdım.
Amaç doymaktı.
Eski çaputlardan yapılma büyük bir bez döşek,
Altı kardeşin üstünü örtmeye yetecek kadar büyük bir yorgan... Her parçası ayrı desenli...
O yatakta nasıl bir umut vardı, bilmiyorum.
Söylenen, konuşulan her şey komik gelirdi.
İçten içten gülerdik.
Babam duymasın, bize kızmasın diye kısık sesle izlediğimiz, dibine kadar sokulup hayal âlemine daldığımız o "National" marka siyah beyaz televizyon...
Kardeşler arasında hiç bitmeyen küslükler, kavgalar...
Elektrik gidince herkes kapısının önüne çıkar; kadınlar bir yanda, babalar bir yanda...
Biz saklambaç peşinde... Sanki bir panayıra, sanki bayram yerine dönüşen Hoca Şerif Mahallesi...
Eh, dünya hâli işte...
Büyüdük; her birimiz ayrı bir hayatın, bambaşka savaşların kahramanları ya da kaybedenleri olduk.
Geriye dönüp bakınca...
Gerçekten o saf sevgiye, o karşılıksız ve menfaatsiz kardeşliğe ne oldu?
Nasıl bu hâle geldik?
İnsanın inanası gelmiyor işte...
Kapı kapı dolaşıp bayram şekeri topladığımız o mahallede kaldı o saf sevgi...
Sırf anamı tanıdığı için yanağımızdan öpen, babamın adını duyunca "Akama -muhtemelen ağabey yahut kardeş demek- selam söyle," deyip bize harçlık veren komşularda kaldı mutluluğumuz...
Kalbimde bir yerde hep var olacak o sevginiz.
Hiçbir zaman yüz yüze konuşamayacağımız acıların ve hüzünlerin sahipleri...
Her an düşüneceğim ama hiçbir zaman birkaç dakikadan fazla konuşmak istemeyeceğim.
Ailem, merhaba...
HAKTANOĞLU