HAKİKATİ SONRADAN GÖRMEK
Hayat insana neler gösteriyor… Hayat insana neler yaşatıyor…
Ben bugüne kadar hep ıskaladığım şeylerden bahsedeceğim size.
Ben bugüne kadar hep koştum durdum; bir şeylerin peşinde, dizlerim kanaya kanaya koştum durdum. Bazen bir poşet gazoz kapağıydım. Bazen bir poşet çam mantarı… Ayaklarıma çamurlar dolaşa dolaşa koştum bu dünyanın peşinden; kirin, pasın içinde kaldım.
Halbuki bazı şeyler burnumun dibindeydi. Hakikat diyorlar ya, burnumun dibindeydi; göremedim. Atlar gibi dünyayı tepeleyeceğime dünya beni tepeledi durdu oradan oraya. Rüzgârların önüne kattığı çınar yaprağı gibi değil, süzüle süzüle değil… Zeytin yaprağı gibi döndüre döndüre savurdu. O savurdukça ben hırslandım, o döndükçe ben yeniden koştum. Sıkı sıkı sarıldım bu dünyaya. Ama her defasında bir sancıya saplanıp kaldım, olduğum yere. “Bu sancılar neden?” dedim. “Neden oluyor bunlar?” dedim. Halbuki önüme atılmış bir tepeydi bunlar; Kaf Dağı’na giderken önüme çıkan sarp yokuşlardı. Ama ben aşamadım bu sarp yokuşları. Dedim ya, zeytin yaprağı… Zeytin yaprağı gibi düştüm o imtihan tepelerinden. Hep bir yerlerim kanadı ama biliyorum, boşuna değil bu kanamalar. Hani diyorlar ya: “Hayat kanatacak ki bir şeyler anlayacaksın…”
Anladım işte, peşinden koşulan şeyler değil, kaçılan hakikat olgunlaştırır insanı. Ve insan en çok da düştüğü yerden öğrenir yürümeyi… Eksik olan yerler aslında tamamlayan, kaybedilen şeyler ise insanı sorgulatan izler bırakırmış. Belki de asıl mesele düşmek değil; düştüğün yerden ne öğrendiğin ve nasıl kalktığındır. Vesselam…