Tarih, devasa orduların ayak sesleriyle sarsılan bir meydan gibi görünür ilk bakışta. Süvarilerin hücumu, tankların palet gürültüleri, gökyüzünü yırtan füzeler ve milyonların uğultusu...
İnsanlık, zamanın nehrini bu büyük kütlelerin akıttığını sanır. Oysa hakikat, parıltılı zırhların ve kalabalık orduların arkasında gizlidir. Tarihin kendisi bizzatihi şahittir ki tarihin yönünü tayin eden şey, etten ve kemikten müteşekkil o muazzam kalabalıklar, ordular değil; herkesin boyun eğdiği, "başka çare yok" dediği o karanlık bozgun saatlerinde, bir başına ayağa kalkan birkaç inatçı ruhun sarsılmaz duruşudur.
Zamanın sayfalarını geriye doğru çevirdiğimizde, o yalnız ve inatçı seslerin yankısı doldurur kulaklarımızı:
Hani Resulü Ekrem-i zişan tebliğini aşina kıldığında dünya ve içindekilerine emsal ne varsa hepsi vaad edildi de iki cihan serveri dünya ve içindekilerini elinin tersiyle itip güneşi sağ elime ayı da sol elime koysanız da davamdan dönmeyeceğim buyurdu. İşte bin dört yüz yılı aşkındır ki bu kutlu davanın neferleri değil miyiz?
Resûlü Ekrem ebediyete irtihal eylediğinde patlak veren ridde olaylarında ordu zayıftır, onların kalbi islama ısındırılmalıdır, namazı kılıyorlar zekâtı da vermeyiversinler denildiğinde hatta adeletin kılıcı, cesaretin abidesi Ömer Faruk dahi karşısına dikildiğinde: "Allah Resulü’ne verdikleri bir deve yularını bile vermekten kaçınsalar, onlarla savaşırım!" diyen Ebubekir-i Sıddık'ın duruşu değil miydi İslam'a azamet katan. Şüphesiz bu duruş, dağılmak üzere olan bir medeniyetin harcını yeniden karıştırır.
Yüzyıllar sonra, Bağdat zindanlarında bir başka direnç parıldar. Abbasilerin devlet zoruyla dikte ettiği sahte bir inanca karşı, kırbaçlar altında tek bir adam inat eder: İmam Ahmed bin Hanbel. Diğer tüm alimler susarken veya boyun eğerken, onun zindandaki o tek kişilik ilmi direnişi, düşünce tarihinin akışını ve inancın berraklığını koruyan bir kalkan olur.
Uzak Asya’nın bozkırlarında ise fırtınalı bir gecede, koca bir imparatorluğun kalbine doğru yürüyen Kürşad ve kırk yiğidini görürüz. Matematiksel bir hesaba vursanız, intihardan başka bir şey değildir yaptıkları. Fakat o kırk bir can, Çin sarayının duvarlarına çarpıp toprağa düşerken, asırlık bir esaret zincirini de paramparça eder. Onlar askeri bir zafer kazanmamış, bir milletin göğsüne sönmeyecek bir istiklal ateşi bırakmışlardır.Avrupa’nın ortasında, Plevne önlerinde askeri deha bir inatla birleşir.
Gazi Osman Paşa, sayıca ve mühimmatça katbekat üstün Rus ordusuna karşı imkansızı savunur. Teslimiyet tekliflerini elinin tersiyle iten bu şahsi irade, Plevneden çıkmam der; askeri bir kuşatmayı dünya tarihine geçecek bir direniş destanına dönüştürür.
İmparatorluğun en karanlık ve en zayıf döneminde, bu kez saray koridorlarında bir diplomatik inat yükselir. Sultan II. Abdülhamid, devasa borçları silme vaadiyle karşısına çıkan siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’e, ordularına değil toprağın mukaddesatına güvenerek haykırır: "Ben bir karış dahi toprak satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir." Bu şahsi duruş, coğrafyanın kaderi üzerine kurulan kirli planları onlarca yıl geciktirir.
Çanakkale sularında ise zaman durur. Yirmi beş Nisan sabahı Ertuğrul Koyu'na binlerce kişilik düşman tümeni fütursuzca çıkarken, karşılarında sadece Ezineli Yahya Çavuş ve altmış yedi askeri vardır. Birkaç on kişilik bu takım, koca bir tümeni saatlerce sahilde çivileyerek cephenin kaderini belirler. Aynı günlerin bir başka şafağında, tüm tabyalar susmuşken tek bir adam, Seyit Onbaşı, vinci kırılan topun iki yüz on beş kiloluk mermisini sırtına vurur. Onun o anki vatan savunması inadı, dünyanın en gururlu donanmasını geri döndüren o tek hamledir.
Milli Mücadele’nin ilk kıvılcımı ise Maraşlı bir esnafın öfkesinde gizlidir. Şehir işgal altındayken, Fransız askerlerinin Türk kadınlarına el uzatması karşısında Sütçü İmam silahını ateşler. Ortada henüz ne bir ordu ne de bir emir vardır; sadece bir halkın namusunu koruma inadı vardır ve bu tek kurşun, koca bir Anadolu’yu ayağa kaldırır.
Cihan Harbi bitmiş, Mondros imzalanmış ve Medine’nin tahliyesi emredilmiştir. Lojistik bitmiş, askerler açlıktan çekirge yemeye başlamıştır. Fakat Fahreddin Paşa (Medine Müdafii), İngiliz kuşatmasına rağmen, "Peygamberin ravzasını bırakmam!" diyerek aylarca direnir, kılıcını teslim etmez. Onun bu mukaddes inadı, Türk askerinin karakterini tarihe altın harflerle kazır...
Batı medeniyetinin şafağında, Termopil Geçidi’nde Kral Leonidas ve üç yüz Spartalı dikilir devasa Pers ordusunun önüne. Hepsinin öleceği saatler öncesinden bellidir. Ancak onların o dar geçitteki üç günlük ölüm kalım inadı, parça parça olmuş Yunan şehir devletlerine birleşme cesareti aşılar ve Batı tarihinin rotasını tamamen değiştirir.
Dünyanın bir başka ucunda, Britanya İmparatorluğu’nun devasa donanmalarına ve ordularına karşı, elinde asasıyla yaşlı bir adam yürümeye başlar. Mahatma Gandi, Tuz Yürüyüşü ile sadece bir avuç tuza değil, koca bir sömürge düzenine inat eder. Silahsız, pasif ama kırılmaz bu irade, bir alt kıtanın bağımsızlık kapısını aralar.
Aynı asırda, ırkçılığın ve zulmün gölgesindeki bir Alabama otobüsünde, yorgun bir kadının dudaklarından dökülen o tek kelimelik ihtilali duyarız: "Hayır." Rosa Parks’ın o koltuktan kalkmama inadı, ne bir ordunun gücüne dayanıyordu ne de arkasında bir donanma vardı. O sadece haklılığın verdiği o sessiz vakarla oturmuştu; ama o otobüs durduğunda, koca bir kıtanın sosyal yapısı çoktan değişmişti.
Ve soğuk savaşın en gergin gecesinde, bir Sovyet sığınağında tek başına bekleyen Stanislav Petrov’un sessiz inadıyla karşılaşırız. Önündeki ekranlar "Kıyamet başladı, Amerikan füzeleri geliyor!" diye bağırırken, o kuralları ve ordusunun emirlerini değil, insanlığın vicdanını dinler. Onun protokollere karşı gösterdiği o tek kişilik inat, dünyayı küle dönmekten kurtaran bir kurtarıcı sessizlik olur.
Ve bugün... Aynı nehir, aynı amansız kararlılıkla akmaya devam ediyor.
Geçmişin o kırılmaz zinciri, modern dünyanın gözleri önünde, Gazze sokaklarında "Sumud" adıyla yeniden kuşanıyor zırhını. En ileri teknolojilerin, en yıkıcı silahların ve devasa askeri ittifakların karşısında; evini, toprağını ve onurunu terk etmeyen bir halkın sessiz ama sarsılmaz duruşu yükseliyor. Bu öyle bir inattır ki; her şeyin bittiği sanılan yerden, yıkıntılar arasından göğe doğru uzanan bir zeytin dalı gibi kök salıyor.
Bu inatçı ruhun denizdeki yankısı olan Sumud Filosu, sadece birkaç gemiden ve bir avuç yürekli sivil aktivistten ibaret görünebilir. Tıpkı Kürşad’ın kırk çerisi gibi, dünyayı yöneten devasa çarkların dişlileri arasına gözü pek bir adımla dalıyorlar. Onlar limanlardan demir alırken, aslında sadece yardım taşımıyorlar; dünyanın üzerine çöken o ağır, konforlu sessizliği ve diplomatik riyakarlığı vicdani bir inatla zorluyorlar.
Bugün New York’tan İstanbul’a, dünyanın en prestijli üniversite kampüslerinde çadır kuran binlerce gencin kalbini titreten şey, orduların zafer çığlıkları değildir. Onları harekete geçiren, Gazze’deki o bir avuç insanın sergilediği ahlaki üstünlük, yani o muazzam "Sumud" duruşudur. Tek bir mazlumun onurlu inadı, bugün sınırları aşarak küresel bir vicdan ordusu inşa ediyor.
Nihayetinde tarih, tankların bıraktığı palet izlerini, dökülen bombaların kraterlerini zamanla toprakla örter ve siler. Güçlülerin yazdığı sanılan o kibirli sayfalar sararır ve unutulur. Fakat bir insanın, bir topluluğun hakikat adına, adalet adına rüzgara karşı durup söylediği o şanlı "Hayır!" nidası, asırlar boyu insanlığın gökkubbesinde yankılanmaya devam eder.
Napolyon’un da dediği gibi; dünyada iki güç vardır: Kılıç ve ruh. Ve uzun vadede kılıç, her zaman ruh tarafından mağlup edilmeye mahkumdur. Tarihi ordular değil; ruhunu çelikleştiren o inatçı azınlık yazar...