Kültür · Sanat · Edebiyat
Edebiyat

Atfınazar İle Eski Edebiyat

İbrahim Halil İmrak 24 April 2026 86 okunma

Harnâme ve

Boynuz Umarken Kulaktan Olmak Deyimi Üzerine



Ekseriyetle Klasik Türk edebiyatı

-ya da yanlış bilinen adıyla Divan edebiyatı- deyince aklınıza sadece karışık olduğunu düşündüğümüz aruz vezinleri, sözlüklere bakmadan anlaşılamayan ancak zamanla Türkçeleşmiş kelimeler ve ulaşılması imkânsız soyut sevgililer gibi şeyler gelir.


Geçenki "14-15. Yüzyıl Türk Edebiyatı" dersine kadar ne yalan söyleyeyim benim de aklıma aşağı yukarı yukarıda saydığım şeyler geliyordu.

Kıymetli Hocamız Handan Belli sayesinde -var olsun- artık daha bir farklı düşünüyorum.

Bu yazıda, Kıymetli Hocamın da tesiriyle akıllara gelenin dışında bir bilgi vermeye gayret göstereceğim.


Fabl; canlı yahut cansız varlıkların, insan özelliği kazandırılarak anlatıldığı eğitici bir öykü türüdür. Az çok fabl deyince çoğumuzun aklına "Kelile ve Dimne" gelir.

Oysa klasik edebiyatımızda "Kelile ve Dimne"ye denk, belki de ondan çok çok daha iyi bir eser var: Harnâme.


Bu seçkin eser, en güzel aşk hikâyelerinden birisi olan Hüsrev ü Şirin hikâyesinin en iyi yazarı Şeyhî'ye aittir.


Harname, edebiyatımızın sadece aşk ve şaraptan ibaret olmadığının, aynı zamanda muazzam bir mizah, zekâ ve bilgi barındırdığının keskin delillerinden yalnızca bir tanesidir.


Şeyhî’nin kaleme aldığı bu kısa mesnevi, edebiyatımızın ilk ve en başarılı fabl örneklerinden biridir.


Hikâyenin özeti kısaca şöyledir: Kahramanımız; sabahtan akşama kadar ağır yükler altında ezilen, çalışmaktan bir deri bir kemik kalmış, otluk yüzü görmeyen çelimsiz bir eşektir. Bizim eşek bir gün otlağa salınır. Orada, padişahın öküzlerini görür. Öküzler besili, semirmiş halleriyle ve başlarındaki süslü takımlarıyla âdeta parlamaktadırlar.

Eşek bu duruma çok içerler ve kendi hâline bakıp isyankâr bir şekilde, "Onların da dört bacağı var, benim de... Neden onların boynuzları ve rahat bir hayatları varken ben bu hâldeyim?" der. Sonra gidip bilge bir eşeğe danışır.

Bilge eşek ona öküzlerin tarlalardaki ağır emeklerinden, ekinleri ve buğdayları nasıl taşıdıklarından bahsetse de bizim eşek bunu pek dinlemez.

Kendini ispatlamak ve o refaha ulaşmak hevesiyle sahibinin tarlasına değil de başkasının yemyeşil buğday tarlasına girer; keyifle karnını doyurup borazan misali sesiyle şarkılar, türküler söylemeye başlar.

Tarlanın sahibi sese gelir. Tarlasının mahvolduğunu görünce eline aldığı sopayla bizim eşeği bir güzel döver.

Sonra eşeğin kulağını ve kuyruğunu da kesip bahçesinden kovar.


Harname’nin sonunda kahramanımız, bilge eşeğin yanına döndüğünde şöyle der: "Bâtıl isteyü hakdan ayrıldum / Boynuz umdum kulakdan ayrıldum." (Asılsız şeyler peşinde koşup doğruluktan saptım / Boynuz umarken kulağımdan oldum.)


Bugün bile günlük hayatımızda sıkça kullandığımız "boynuz umarken kulaktan olmak" deyimi işte tam olarak buradan, 15. yüzyılın o ince zekâsından bizlere yadigârdır.


Şeyhî, bu tatlı ve komik hikâyeyle aslında okurlara şu mesajı verir:


İnsanın kendi haddini, sınırlarını ve yeteneklerini bilmesi gerekir. Başkalarının sahip olduklarına körü körüne özenmek ve hak etmediği bir makama kestirmeden ulaşmaya çalışmak, insanın elindekileri de kaybetmesine yol açar.


Nesillerimize aktarmamız gereken en mühim şey kültürümüzdür.

Bu eser gibi kültür hazinelerini neslimizin dimağından eksik etmeyelim.

Sadeleştirerek anlatalım, canlandıralım ama kesinlikle aşılayalım.

Ben kalemim elverdikçe anlatmaya çalıştım.

Oysa Harnâme'de anlaşılmayı bekleyen daha neler neler var...


Zihniniz elverdikçe bir de siz okuyun.

Okudukça kim bilir neler neler öğreneceksiniz.

Yalnız öğrenmeyin ha!

Öğrenmek de paylaştıkça güzeldir. Yazıma ekleyemediklerimi belki siz kendi yazınıza ekler, yazı yazmak gibi üstün bir işe başlarsınız.

Şimdiden Keyifli okumalar, iyi çalışmalar.

Yeni yazılarda görüşmek üzere...