"Bir zamanlar" kelâmıyla biter idi muhabbetin, ünsiyetin, hasretin, kadr-i kıymetin, samimiyet ile sadakatin hâtıratı...
Neden rüzgârın önünde dağılan kara bulutlar misâli darmadağın oldu? Bizlere ne oldu ki, "biz" ikliminden çabucak geçip "ben" sevdasına düştük...
Halbuki bunlar birer eşya değildi ki mürûr-ı zamanla eskisin, yıpransın.
Zamanın bî-amân çarkları arasında nicesini sessizce zâyi ettik. Bir arada gülmenin, aynı sofrada ekmeği taksim etmenin, bir dosta sormadan "yanındayım" demenin huzurunu; hırsın ve narsisizmin soğuk gölgesine kurban ettik. Masnûatın hızıyla birbirimize yakınlaştığımızı zannederken, ervahımız arasındaki mesafeleri fersah fersah açtık...
Sadrımızda biriken ahlar gibi büküldü kaddimiz. İnsanoğlu, kendi elleriyle ördüğü o tecrit kulelerinin tepesinden bakarken aşağıda bıraktığı o gürül gürül yanan ocağı unuttu...
Samimiyet, bakımsız kalmış bir hanegah avlusunun çiçeği gibi kurudu. Sadakat ise zamanın rüzgarında çatırdayan köhne bir mir'ât misali sırrını döküp kırıldı. Bizler, mir'âttaki çatlakları merhamet ile tamir etmek yerine, o kırıkları birer mızrak eyleyip birbirimizin sine-i çâkine saplamayı tercih ettik...
"Ben" deryasında boğulurken, "biz" sahilinin emniyetli limanlarına veda ettik. Oysa fırtına koptuğunda insanı ayakta tutan yegâne istinatgâh, bir başkasının elini hiç bırakmamış olmanın sarsılmaz vakarıydı...
Bu çözülme, yalnızca şahsî bir vefasızlık yahut nostalgik bir kırgınlık değildir; asr-ı hazırın felsefî ve içtimaî marazıyla doğrudan ilintilidir. Her şeyin metâlaşarak tüketildiği bir devirde, insanî rabıtalar da birer "kullan-at" eşyasına tevil edilmiştir...
Bireyselleşme hülyasıyla ötekinin sorumluluğundan kaçan insanoğlu, kendini özgür sanırken kendi yalnızlığının zindanına mahkûm olmuştur. Karşılıksız fedakârlığın yerini, kâr-zarar hesabıyla sakatlanmış hisler almıştır...
Bizler, ne vakit ki sür'at nâmına hissiyatımızı zayi ettik, işte o zaman ruhumuzdaki o latif cevheri de gölgeledik...
Mazi: Bir vakitler bî-garaz ve bî-ıvaz, sırf Allah için sevilen dostlukların makarrı idi. Şimdilerde ise kalplerimiz birer soğuk mermer misali, ülfetten ve samimiyetten uzak düşmüştür. O siyah bulutları üzerimize celbeden fırtına, haricî bir rüzgâr değildir; kibriya ve gafletimizden, birbirimize ihsan etmekten imtina ettiğimiz o demlerden neş'et etmiştir...
Lâkin hâtıraların tozu altında bir yerlerde o kadim hakikat hâlen müntazırdır. Eskimeyen, mürûr-ı zamanın aşındıramayacağı o ulvî kıymetler helâk olmadı. Yalnızca bizlerin yeniden hatırlamasını, bir hatve atmasını ve "ben" çitlerini aşıp yeniden bir gönle "biz" diyerek dokunmasını beklemektedir...
Ma'lum olunsun ki, hakiki bir değer hiçbir zaman külliyen mahvola gelmemiştir; o ancak basiretli bir nazarın kendisini keşfetmesini bekler. Eşya fânidir, eskiyip hırpalanmaya mahkûmdur; fakat bir kalpten diğerine aksettirilen muhabbetin izi asırlar geçse de silinmez. Şimdi bize düşen, o rüzgâra karşı durup kadim ahdimizi tazelemektir. Zira gideni getirmek ve zamanı ihyâ etmek, yine o lütfu hatırında tutan sadık gönüllerin kârıdır...