"Yaşlı" bir manzara...
Yaşlılık, insanın hayatı daha iyi anladığı vakitlerdir. "Keşke"lerin havada uçuştuğu, "Şimdiki aklım olsa" ların çokça konuşulduğu, ömrün muhasebesini hiç yapmadığımız kadar bol yaptığımız hassas zamanlardır. Gerçekten bir tercih hakkımız olsa ve zaman geriye dönse, kaybettiğimiz her şeyin kıymetini daha iyi bilir miydik acaba? Sağlığımıza, hayatımıza aldığımız insanlara, ihtiyaçlarımıza daha dikkatle bakar mıydık? Sonuca değil de sürece odaklanır mıydık? Ânın keyfini sürmeye gayret eder miydik? Ne yapardık bilmem ama uzun süreli olmazdı belki de. Çünkü insan unutan bir varlık. Her hâl, bize başka bir hâli hatırlatsın diye... Bugünkü hikaye şöyle: Arkadaşımla buluşmak niyetiyle, vapura yetişmek için evden çıktım. Çocukluk yıllarımdan tanıdığım ve bir yere her gidişimde evinin önünden geçmek durumunda olduğum bir komşu teyzem var. Evi giriş katta ama ayaklarındaki problemden dolayı evden pek de çıkamadığından, genelde penceresinden mahalleye bakar.Gençliği burada geçti. Eşi de birkaç yıl evvel burada vefat etti. O yüzden çocuklarının yanında kalmak istemedi. Onlarda gelip gidip ilgileniyorlar. Mahallede onu tanımayan yoktur. Geçerken herkes onun camına bir bakar, selamlaşır, hâlini hatrını sorar. O da gayet güzel muhabbet eder herkesle. O pencere onun kalesi gibidir. Ardında durduğunda güçlü hissettiği, ama aynı zamanda aşmayı çok istediği... Arada güç bela, kapısındaki merdivenlere birinin yardımıyla çıkıp oturmak onun için konfordur. Özellikle yazın bunu sık sık yapar. Yardım edeni çok olur. Çoğu kez dışarıda istediği gibi gezdiği zamanları iç çekerek anlatır. "Ben gençken şıkır şıkır giyinip, çantamı koluma takıp, ne güzel gezerdim." der. Hatta, beni gençliğine benzettiğini söyler. Herşeye rağmen dik duran, şu anki durumunu kabul eden bir yönü de var.Tesbihini çeker. İbadetini oturduğu yerden aksatmadan yapar. Bazen ziyaret eder, gönlünü ve duasını almaya gayret ederim. Bugün de geçerken penceresine baktım, oradaydı. Selam verdim, "Nasılsın Fadime teyzem?" dedim. "İyiyim kızım." dedi. Ama yüzü pek de öyle demiyordu. "Canın mı sıkkın?" diye sordum. "Yeni kalktım, tansiyonum yüksek galiba. " dedi. Ardından, "Erkencisin bugün?" diye ekledi. Ben de, "Evet, vapura yetişeceğim." dedim. "Git kızım, yetiş." diyerek hüzünle ardımdan el salladı. Duraksadım, düşündüm, ondaki hüzün bana da geçti. "Hadi kızım, geç kalma." dedi tekrar. O buna alışmıştı belki de. Ama bazen insan, keşke yapacak bir şey olsa diyor. Ancak dua edebildim ve geçip gittim oradan. Geçip gidemediğin yollara bakmak, nasıl bir şeydir sizce? Ya el sallamak, gidenin ardından?